Close
Ortaçağdan Çıkabilmek

Ortaçağdan Çıkabilmek

Bir film geldi 14. Istanbul Film Festivali’ne, Makedonya’dan ve izleyen herkesi derin düşüncelere sürükledi. Yağmurdan Önce. Gerçekten de film değişen dengelerin sarstığı yaşadığımız dünyanın, bulutlu ve kasvetli havasını hissettiriyor ve aynayı bize çeviriyor. Hiç beklemediğimiz bir bölgeden, üzerine incelikle düşünülmüş bu filmi izledikten sonra insan, aslında böyle bir filmi oralardan beklemeli diyor. Eğer bir sanatçının yaşadığı topraklara, tarihine, geleceğine, insan olma durumuna karşı bir sorumluluk taşıması gerektiğini düşünüyorsak düşünmeliyiz. Özellikle günümüzün yoğun yağmur bulutlarıyla kaplı havasında. Bu sorumluluğu ciddiyetle taşıdığını yaptığı filmin dili, konusu ve esteğiyle sergiliyor Milcho Manchevki ve film bittiğinde düşünmeye başlıyorsunuz:

Umberto Eco’nun günümüzle Ortaçağ arasında benzerlikler kurduğu bir yazısında “otoritelerden destek alan politikacı kuramsal temeller üzerinde topluma biçim verecek bir pratik kurmak üzere incelikli argümanlar öne sürer; bilim adamı sınıflandırmalar ve ayrımlar yoluyla çok değişik alanlardan sayısız yeniliğin üst üste gelmesi sonucunda dağılan bir kültürel evrene yeni bir biçim vermeye çalışır”diyor ve ekliyor “devrimcilere özgü pragmatik ve dönüştürücü esneklik, o dönemde olduğu gibi (ortaçağ) bugün de şiddetli kuramsal tartışmalara dayanmalıdır ve en ince kuramsal ayrım bile farklı bir pratiği imlemektedir” (1)   Manchevski de Yağmurdan Önce’de gerçekten ince bir önermeyle  zaman ölmez, çember yuvarlak değildir- filmini tartışmaya açıyor ve izleyeni sıkı bir yerden yakalıyor.

Filmde yeralan manastırın bir papazının dile getirdiği ve daha sonra Londranın bir duvarında rastladığımız bu cümleler kimsenin gözünden kaçmadı. “Dünyanın merkezi yerkürenin bütününü kapsamış durumda ve farklı gelişim aşamasındaki topluluklar, uygarlıklar bir arada” (2) ve biz de bunları bir gelişim sırasına dizmeye koşullandığımız için, günümüzdeki durumu açıklamakta güçlük çekiyoruz. “Oysa Çöküşünün başlangıcında Roma Imparatorluğunu yıkan şeyin hristiyan etiği değil, Pax’ın (büyük barış) sosyal ve kültürel dokusuna sızan zenginlikten pay almayı isteyen ‘barbar’ tehditlerinin olduğunu” söylüyor Umberto Eco. (3)”Pax Americana’nın yaşandığı bir dünyada yeni ‘barbar’lar kimler olacak ?üçüncü dünyalılar mı, göçmenler mi, çinliler mi? Çökmekte olan bir sistem içindeki dik saçlı romalı (yokolmataki Liberal Insan modeli) merkezi iktidarın mutlak bir biçimde çözülme sürecini, bir kurmacaya ve giderek soyut nitelikteki bir ilkeler sistemine dönüşen merkezi iktidar  krizini yaşamaktadır.” (4)  Çember gerçekten yuvarlak değil midir? Kitapda Furio Colombo’dan yaptığı alıntı daha da açıklayıcı: “Teknolojik iktidarın ani saldırısı toplumsal yapının merkezinin ortadan kalkmasına yolaçmıştır ” ,ve iktidar “…… açıkça toplumsal dokunun merkezi alanının dışında örgütlenmekte ve her geçen gün genel ödev ve sorumluluklardan bağımsız bir alana doğru kayarak, çok açık bir biçimde kurumların görece önemsizliğini ortaya koymaktadır.” (5) Manastıra Elinde silahla öldürmek için bile girebilmek ve anlamsızca dolaşan birleşmiş Milletler tankları…

Dünyada bir ortaçağ yaşandığı söyleniyor, Eco’nun benzerlikleri de oldukça ikna edici. Hristiyanlıkla başlayan çizgisel zaman anlayışı ve teleolojik ilerleme fikri kırılmış gibi… Peki bu fikrin zayıflaması, dairesel bir zaman anlayışına mı götürür bizi? Ya umutlar, her şey bitti mi yani? Ayrıca zamanın öldüğünü de kabul edersek tarihle hesaplaşmak zorunda kalmaz mıyız? Ama şurası kesin gibi, zaman mekandan bağımsız olmadığı gibi, tarih de bizim dışımızda değil. Hiçbir zaman yalnızca seyretmiyoruz. Istemesek de süreci etkiliyoruz. Öyleyse doğru tarafta olmalı…

Dünyadaki çürümüşlüğün farkında olmayan, olsa da “merkezi iktidarın simgesel varlığını sürdürmek için, yaşam alanlarını tahkimatlaştırmasıyla ” (6) kendini güvende hisseden batı insanı seyretmekle yetinebiliyor.  Oysa yeni başlangıçlar gerçeğin içinde yaratılır. Londralı bir kızın eline kadar ulaşan birkaç fotoğraf ve Makedonya’dan bir telefon aslında ne çok şey ifade ediyor. Yaşanan vahşete fotoğraflardan hayıflanmak ve iktidarın yarattığı, beladan uzak durduğumuz duygusu ne büyük yanılgı: Korunduğunu sandığımız bir restoranda gelip, bulur ölüm ve hep fotoğraflarda gördüğümüz kanlı yüzler, en yakınımızın yüzü oluverir. Gerçekte yaşanan bir dramın fotoğrafları yabancı birine ne ifadebilir. Kirkov’un bosna’da çektiği fotoğrafları ona göndermekten vazgeçmesi biraz da bu yüzdendi.

Yalnızca kaydetmekle görevli, tarafsız olması gerektiğine inanmış -Pulitzer ödülü bile verilmiş- bir fotoğraf sanatçısı gerçekten tarafsız mıdır? Sonu gelmez bir bölünme yaşanıyorsa, bu yaşanan nefret, kin ve cinnetten uzak kalınabilir mi? Durmadan yayılan bu şiddetin dışında kalmak mümkün mü? Böylesine bir bölünmenin, klanlaşmanın sonunda çığrından çıkmış şiddet kendi klanını yoketmeye kadar varabilir. Klanın içinde olmak taraf olmak demek değildir. Dışımıza çizilen bu çemberin ucu kapanmadan yakalayıp yeni başlangıçlar yaratabiliriz. Aksi taktirde bu yanılgının içinde hepimiz yanabiliriz.  Ya da kapanmışsa bu çember yanmak pahasına yakmalıyız. Filmin başında domates eken, konuşmama yemini etmiş genç keşiş Kiril’in civarındaki çocukların çembere aldıkları kaplumbağayı yaktıkları gibi.

Kiril’in konuşmama yemini hayata karşı pasif bir duruş, sürüklenmeye elverişli. Ama aşık olmasıyla konuşmama yeminini de bozuyor. Aynı dili konuşmasalar da, insan olmanın, aşkın tarafında yeralıyor. Kızı öldürenler, bu farkılılığı yaşamasına tahammül edemeyen, gittikçe dışarı kapanan, karşı geldiği kendi klanı. Oysa Kiril, sevdiğiyle amcası Alexandre Kirkov’un yanına gidecekti.

Alexandre Kirkov, merkezi iktidarın toparlayıcılığı yanılsamasını (çünkü artık her yerde) derinden sarsan Bosna deneyimiyle ülkesine geri dönüyor. Bosna’da neyin farkına varıyor ve taksi de söylediği 15 gün içinde onu böylesine değiştiren şey ne? En küçük yaşam alanlarına kadar yayılmış olan iktidarın, tarafsızlığına inandığı objektifine kadar sızması mı? Belki de kendi tarihi içinde savrulduğunu farketmesi…

Kirkov 16 yıldır uzak kaldığı ülkesine dönmek için yola çıktığı bir sırada arka planda görülen duvar yazısı -zaman ölmez, çember yuvarlak değildir-  onun zaman içinde yolculuğunun bir başlangıcı, umudu gibi… Zaten batı dünyasının gelişmiş merkezi Londra’dan köyüne geldiğinde herşey, yollar, insanlar, hayvanlar, çocuklar bildik, tanıdık… Sevgi dolu bakıyor. Birlikte yaşanılan bir köyün bile bölündüğü, şiddetin aşklara galip geldiği, “barışın istisna olduğu” gerçeğini görse bile… Çünkü herkesin aslının “insan” olduğunu biliyor ve zamanın yeni başlangıçlara izin verdiğini… Ilk bölümde yaşanan ve biten (sandığımız) öykü, Kirkov’un müdahelesiyle yeniden başlıyor. Nefretin yerine ‘aşk’ın tarafını tuttuğu için.

Bulutlu havanın geçmesini beklemek ve utanacağımız bir tarihe izin vermek yerine Yağmurdan Önce en az yarayla kurtulmak için müdahele etmeli, tavır almalı, taraf tutmalı ve yağmur yağdığı zaman ölüm bile güzel gelir.

1- Umberto Eco, Günlük Yaşamdan Sanata (Adam Yayınları 1991)s. 29.
2- Aynı eser s.14
3-Aynı eser s.15
4-Aynı eser s.17
5-Aynı eser s.17.
6-Aynı eser s.18

Sinemanın yüzyılı ABD 105-111- 133-134 doğaçlama sinamsı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close