Close
Dönüş Mümkün Müdür

Dönüş Mümkün Müdür

Sinema Yazarı ve Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi

Türkiye sinema tarihinde birçok filmin sinemasal değer açısından kayıtlarda geçmediği bir gerçek. Ama dönemin toplumsal resmini barındıran birçok film yeniden değerlendirmeyi bekliyor. Çağlar geçtikten sonra günümüzden geriye doğru bu filmlere bakmak değişen toplumsal değerler açısından taşıdıkları ipuçlarıyla daha da önem kazanıyor. Türkan Şoray’ın ilk filmi Dönüş de, hem 70’lerin politik, ekonomik sorunlarını barındırması hem de dönemin diğer filmleriyle olan ilişkisinde bu tür filmler arasındadır.

Batıya doğru yolculuğumuzu kültürel alanda tanzimat olarak kabul edersek, farklı bir yönde hareket etmek beyhude olmuştur her kuşak için ama özellikle de 70’lerin genç kuşağı için… Popüler kültürün bir yıldızı olarak kabul edilse de ilk filmini yönettiğinde aynı atmosferi solumakta olan Türkan Şoray da onların arasındadır, 27 yaşında… Yaşın önemi var tabii… Özellikle politik duruşları nedeniyle asılma yaşları 17’lere inen gençlerin sayısını düşündüğümüz bir ülkede… Deniz Gezmiş ve arkadaşları Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın arkadaşlarının idamlarının gazetelerde yuvarlağa alınmış üç kafa olarak bizlere sunulduğu yıl Türkan Şoray Dönüş filmini çeker. Şoray’ın yönetmenlik amacı bilinçlidir. Lüfi Akad anılarında Türkan Şoray’la Ana filmi çekimleri dönemini anlatırken şöyle sözeder: “Bana söylemedi ama bir yerde okuduğuma göre kendisi de yönetmenliğe başlayacağından, çalışmamı yakından izlemek için yönetmen olarak benimle anlaşmasını …. özellikle söylemiş.”[1]

Her ne kadar “kadın yönetmenler” sınıflandırması tartışmalı olsa da, sinema tarihimizin özellikle Yeşilçam döneminde kadın olarak yönetmenliğe soyunmak fedakarlıkları ve önyargılara dayanma mücadelesini de taşımaktadır şüphesiz. Şoray’ın kendisi de televizyondaki  programında bunu dile getirir. 1972 yılında, yıldız olarak çoktan imgeler dünyası içine yerleştirilmiş bir kadının yönetmenliğe geçmek istemesi bu nedenle de dikkat çekicidir. Film denilen anlatı sanatının etki gücünün farkında olan Şoray, taşıdığı yıldızlık payesine de işlerlik kazandırarak kendi sözlerini dile getirmeyi seçmiştir adeta… O dönem ne tür filmler yapılması gerektiği üzerine düşünen Türkan Şoray, bir gazete haberinin uyandırdığı fikirle yola çıkar ve projesini Safa Önal’ın incelikle işlenmiş senaryosuyla birleştirerek ilk yönetmenlik denemesini başarıyla gerçekleştirir. Zamanın kısıtlı ekonomik ve teknik olanaklarıyla çekilen film, Taşkent’te ve Moskova Film Festivalleri’nde ve yıllar sonar Belçika’daki Kadın Yönetmenler Festivali’nde de taçlandırılır. Şoray’ın bu yolculuğunda moral desteğini verenler arasında Yılmaz Güney de vardı, ona vizör gönderir ve filmini tebrik ederek arkasında olduğunu söyler.[2]

Estetik özenin ve çabanın yanında  Şoray, Dönüş filmiyle dönemin toplumsal ve politik sorunlarını da perdeye taşır;  filmi izleyen seyirciyi, bilinçli ya da bilinçsiz sınıfsal, ekonomik, politik ve cinsiyet konuları üzerine sorular yöneltmeye çağırır. Anadolu’nun her yöresindeki sinema salonu sayısı  ve Yeşilçam’la yapım bağları düşünüldüğünde Dönüş’ün etki alanını tahmin etmek güç olmaz. Bu nedenle 70’lerin politik ikliminde geniş bir izleyici kitlesine ulaşmış, o yılın en çok iş yapan filmleri arasında yeralan Dönüş filmine, bugünün Türkiyesi’ndeki popüler kültür ve düşünüş biçimleri üzerinden bakmak, onun değeri üzerine daha geniş fikirler verecektir.

Dönüp durulan bir mekanda Dönüşten sözetmek…

60’ların sol ve sosyalist hareketlerinin, özellikle 70’lerin ilk yarısında etkilerini yaşamın her alanında göstermeye başladığını ve minimum düzeyde bile popüler kültür ürünlerinin anlatım dilini ve içeriğini şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Sol perspektiften ulusal bağımsızlık, ekonomik eşitsizliğin temellerini çözümlemek, toplumsal gelişmenin eşitlikçi yollarını aramak ve sömürü düzenine son vermek ve tabii, bugünün “küreselleşme” kavramı yerine, “emperyalizm”in dinamikleri bağlamında tüm bunları değerlendirmek dönemin belirgin politik özellikleridir.

Aynı dönemde Anadolu’nun kırsal yörelerinde geçen filmlerin de en büyük anlatısal çelişkisinin “ağalık” kurumu üzerine kurulmuş olması önemlidir.  İlk bakışta kentli izleyiciye egzotik gelebileceği yorumları da olasılık daline alınabilir. Ama gerçekte birçok köy ve yörenin ağalık ve aşiret yönetimi altında olduğu ve Türkiye’nin reel politik hayatında önemli rol oynadığı halihazırda bir gerçektir ve Asmalı Konak ’ın bir tür olarak yıldızlaşmasına kadar varır. Bununla birlikte töre cinayetleri de aynı kurumsallığın bir parçası olarak popüler kültür anlatılarında -ama yetersiz ve hayati bağlamlarından kopuk olarak- yer almaya başlar. Bir başka deyişle 70’lerden bu yana popüler alana da konu olan Türkiye’nin sorunları çözülmeden kalmıştır. 2000’lerin anlatılarında bilinçli bir zayıflık olarak  karşımıza çıkan farksa, bu konuları sorun olarak ele almak bir yana, bakışın sınıfsal ve politik temellerinden boşaltılarak yalnızca modern (şehirli) ve gelenekse (kırsal) ayrımına yerleştirilmesidir. Geleneksel olanın zaman zaman sınıfsal olanla bağı sorgulanması gereken bir alan olarak görülmez.  Ağa dizilerindeki ağalar 2000’lerde, birkaç aile beslediği için kutsanacak, şehirle kültürel bağları güçlü iyi niyetli kişilikler olarak karşımıza çıkar. Oysaki 70’lerin filmlerinde “ağalık” ekonomik ve kültürel özgürleşmenin karşıtı ve kadınlar üzerindeki ataerkil baskının taşıyıcı nedeni olarak anlatımda kapitalist sistemin bir parçası olarak kurulur ve Dönüş’te de bu açıkça görülür.

Dönüş’ün önemli özelliklerinden birinin de ağanın tüm ekonomik, kültürel baskısına ve cinsel tacizlerine sonuna kadar direnen, korkusuzca eleştiren köydeki tek bir kişinin bir kadın olmasıdır. O,  kendisinin insanca yaşama ve kendini gerçekleştirme özgürlüğünün karşısındaki temel büyük engelin farkındadır. Kahramanımız Gülcan, üzerindeki geleneksel baskıyı ekonomik gücüyle güdümleyen ağanın karşısında tek başınadır. Tüm köy erkekleri ve kadınları sessiz birer izleyicidir. Burada dile getiremediği, işbirliğinin farkında olan Gülcan, dayanmaya devam eder. Kadınlar erkeklerin cinsel içgüdüleri ve ekonomik belirleyiciliği yüzünden kendi alanlarını daralttıklarının farkında olmayabilirler, kapanarak namuslarını koruduklarını ve bu yüzden özgür olduklarını düşünebilirler ama “özgürleşmek” hakim ideolojiyle etkileşimin gündelik  bir sonucudur da… Kadınların bile inandığı “kendilerinin ayarttığı” düşüncesi hala geçerliyse ve hala ayartılmayan erkek iradesini sorgulamadığımız bir toplumda yaşıyorsak, Dönüş tekrar izlenmeli.

dönemin politik söyleminin simgeleştiği Dönüş

Filmin teknik ve estetik değerlerinden daha çok onlarla birlikte ana hattını oluşturan temaları, dönemin ruhu açısından öncelikli bir yerde duruyor. Buna rağmen filmin girişinde göze çarpan belgeselvari çekimlerle sunulan insan portreleri ve Sovyet montaj üslubu, dönüm noktalarında yönetmenin özenle seçtiği kamera açıları, sözkonusu edilen sorunların belirgin sahne düzenlemeleriyle anlatının bütününde tutarlı bir perspektife oturuyor olması, filmin izleyicinin ruhuna işlemesini sağlıyor.

Ağanın köy halkı ve ekonomisi üzerindeki hakimiyeti, girişle birlikte filmin çelişkilerini kurar. Ödenmeyen borçlar nedeniyle bir tarlanın haczedilmesine karşı Gülcan’ın itirazı ekonomik sömürünün de mantığını gösterir. Kanun adamı sadece ağanın bir sözcüsü gibi gerekçeyi okurken durumun hacizden ve masumane bir kanuni el koymadan ibaret olmadığını anlarız. Ağanın hakimiyeti, elinde tuttuğu sermayeye kanuni hakları da arkasına alarak sermaye katmakla sürmektedir. Diğer yandan ücretli çalışanların durumu iki dudağın arasındaki keyfi kararlara bağlı köleleştirilmedir. Bağımsız  üreticilik bir yana, ekonomik özgürlüğünü yitirmiş köy halkı dilsiz bırakılmıştır. Gülcan’ın farkında olduğu nokta, İbrahim’le kuracağı aile ve gelecek için bu bağımsızlığı kendi topraklarının sahibi olarak elde etmenin tek yol olduğudur. Nitekim bu uğurdaki mücadeleleri filmin dramını oluşturan ana damardır. Gülcan, ağanın ona duyduğu arzunun yaşamını daha da zorlaştıracağını bilir ve ondan beklenen kadın olarak sinmek yerine kendi yoluna devam eder. Aralarındaki savaş, “Bu dünya ancak birimizin olacak” sözüne kadar incelir. Onunla dayanışma gösteren tek figure, evi yıkıldığında okuldaki sınıfıyla gelip toparlayan köyün öğretmeni olur. “Hayat Bilgisi dersi için” der. Özellikle bu sahnede ve genelde köy halkının, Gülcan’ın onları da kapsayan mücadelesine tepksizliklerinin görsel vurgusu filmin söyleminin sağlam bir temele oturmasını da sağlar.

Ağanın topraklarını haciz noktasına getirmesiyle İbrahim’in, toprağını terkederek Almanya’da emeğini satmasından başka çare kalmaz. İçerdeki adaletsiz düzen karşısında kendi yaşamlarını kurmak için batıya olan bu yolculuğun biçimi onları daha da parçalar. Gülcan, dayanma noktasının sınırlarını zorlarken Almanya’daki kocası tüm bunlardan uzak hayali bir kurtuluşun peşinde ikinci kez terkeder. İlk dönüşünde bütün sorunları çözümlenmiştir ama İbrahim oradaki yaşam düzeyinin ve teknolojinin büyüsüne kapılmıştır. Artık amacı kendi toprağına sahip olmak ve kendi efendisi olmak değil daha fazlasını elde etmektir. Gülcan’ın itirazı, zamanla aynı teknolojiye köyünün de sahip olacağı fikri ona zor gelir. Ama kolay elde edeceklerinin bedeli de ağır olacaktır. Gülcan tamamen yalnız kalır. Ağanın vahşi baskısı Gülcan’ın tek geleceği, oğlunun ölümüyle sonuçlanır. Gülcan “iki düğmeye sattın bizi” diye isyan ettiği kocasının getirmiş olduğu tüm giysileri ve ses kayıt aletini yakar; birkaç sözün kayıtlı olduğu anıları, umutları teyiple birlikte eriyip gider. Ağanın bu savaşı tam da kazandığını zannettiği nokta onun da sonu olur. Gülcan, tüm bunların temel nedeni, ağayı öldürerek bu dünyanın ona kalmayacağını gösterir. Aynı anda kaza sonucu kocası ve yanında getirdiği yeni karısı da ölür. Ağanın geleneksel ve ekonomik baskısıyla İbrahim’in Almanya saplantısı arasında Gülcan açısından bir fark yoktur. Ama tüm yıkıntıların içinden yine İbrahim’in Alman karısından olan çocuğunu kurtaracak ve sahiplenecek olan Gülcan’dır. Dönüş yeniden bir başlangıcın umuduyla son bulur.

[1] Akad, Ö. Lütfi, Işıkla Karanlık Arasında, İş Bankası Kültür yayınları, 2004, s.472
[2]Sinema Benim Hayatım, Hazırlayan: Türkan Şoray, Yapım Danışmanı: Leyla Özalp, Sinemanı Danışmanı: Atilla Dorsay, NTV  10 Nisan 2010

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close