Close
Mephisto…. T/Araf: Bir Sanatçının Varoluş Problemine Gerekli Sorular

Mephisto…. T/Araf: Bir Sanatçının Varoluş Problemine Gerekli Sorular

Mephisto…. T/Araf: Bir sanatçının varoluş problemine gerekli sorular

Başarı, alkış ve bir sanatçının yaşadığı çağ ve tarihsel anlarda alacağı toplumsal ve politik duruşun kimliği arasındaki çok bilinmeyenli denklem nasıl kurulur? Mephisto, yüzyıllardır süren bu bilmeceyi her boyutuyla tartışmaya açan ve stiliyle de izleyiciyi  sorgulamaya çağıran bir film olarak karşımıza çıkar. Goethe’nin ünlü eseri Faust’daki bu yeniden ve yeniden yaşanılan insanlık açmazı Macar yönetmen Istvan Szabo’nun elinde tüketilemeyecek bir sinema yapıtına dönüşür. 1981’de en iyi yabancı film Oscar’ını ve aynı yıl Cannes’da en iyi senaryo ödülünü alan Mephisto, Klaus Maria Brandaeur’ın unutulmaz performansı ve görüntü yönetmeni Lajos Koltai’nin tüm filmin alt yapısını oluşturan görüntüleriyle de tam bir sinema çalışması olarak değerini kazanan bir yapıttır.

Filmin ana eksenini, bir aktörün sanatıyla oluşturacağı kimlik ve bununla ele edeceği “bağımsız” iktidar arzusu oluştururken, dönem olarak Weimar sonu, Nazi Partisinin yükselişinin seçilmesi sanatın iktidarla ilişkisindeki tartışmalara ebedi bir zemin yaratır. Böylesine kritik bir dünya tarihi zemininde sanatçının kimlik sorunu, tarafı, sanatın ne işe yaradığı, sanatçının özgürlüğünün sınırları ve sınırsızlıkları gibi sorular hayati bir şekilde öne çıkar. Mephisto, görsel estetiği, karakterin arzusu ve filmin sonunu hazırlayan öyküleme biçimiyle Szabo’nun sinema sanatının bütüncüllüğünü kanıtladığı bir örneğidir. Klasik bir anlatım biçimini, zaman zaman karakterin kameraya bakan monologlarını karşısındaki karaktere günah çıkartan diyalog anlarına dönüştürerek izleyiciyi de düşünmeye çağırır.

Öykü, daha en başından, bir aktörün başarıya ve bu başarıyla elde edeceği söz sahibi olacağı bir  iktidar arzusunun tohumlarını çizerek başlar. Aktör bu uğurda adıyla simgelenen kimliğini bile red edecek kadar hırslıdır. Asıl adı Heinz olmasına rağmen  Hendrik Höfgen’i benimser ve diğerini tamamen tarihe gömer. O Hamburg’da küçük bir kasaba aktörü olarak kalmayacak dünyayı hayran bıraktıracak bir aktör olacaktır.

Başlangıçta tiyatroda kendi arasında sıradan bir konuşma konusu olan Almanya’daki dönemin politik gelişmeleri Nazi Partisi’nin iktidara gelişiyle herkesi kaçınılmaz bir şekilde bir tarafa ve tavra zorlar. Bu, filmin öyküsünde ve karakterlerinde bir çözülmenin ve giderek ilişkilerin ve soruların da çapraşıklaştığı bir gelişmenin başlangıcıdır. Sanatını, tiyatroyu ve oyunculuğunu insanüstü bir kimlik olarak gören Höfgen için Almanya’da varolan iktidarla sürdürmek en akla yatkın seçenektir. Çünkü “zaman kısa ve sanat uzundur.” Ama zamana mahkum bir insanla ebediliğe sahip sanat arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Sanatçılık gücüne ne ve kim adına sahip olunabilir? Ve bunların hepsi yaşanılan çağdan ne kadar bağımsız yanıtlanabilir? Höfgen’in sanatın tek başına kendisinin bir taraf olduğunu düşünmesi bir yanıt olabilir ama film bunu, aktörün kişisel hırslarını tiyatroya sığınarak sakladığı kendisini ve çevresini de inandırdığı bir yanılsama olarak ortaya koyar. Bu Mefisto’yla yapılan bir anlaşmadır. Höfgen için Berlin’de kabul edilmiş olması önemli bir adımdır. Geriye kalansa varolan iktidarla iyi geçinmektir. Höfgen’in açmazı, sanatının mükemmelliği için iktidarla yaptığı anlaşmanın, aynı iktidara sanat karşısında geçiciliğini kanıtlayacağına inanmasıdır. Szabo’nun kurgusu, hiç bir kimliğin, yaşadığı sosyo-politik ortam içinde tarihsel olarak saf bir yalıtılmışlıkta  kalamayacağının, eninde sonunda iktidarla beraber oynanan aynı oyunun içinde hapsolunacağının politik bir ifadesini sergiler. Kimlik zaten en temelde, gündelik yaşamımızda politik olanın kendisidir.

Höfgen gerçeği görmek istemez ya da kör olmayı tercih eder.Onu vareden ruhunu oluşturan ortam, arkadaşlar, ona inananlar tek tek uzaklaşırken o kimliksizleşen kişiliğinin oyuncu kimliğiyle özgürleştiğini zanneder. Parti üzerine yemin bile etmiştir ama o sadece dudaklarını kıpırdattığını düşünecek kadar ruhunu yitirmiştir. Tüm alkışları almak ve mükemmel biri olarak ebedileşmek tutkusu en başından siyahi kadın arkadaşının saptadağı gibi kendine ait bir “yüz”ü silerek her “yüz”e girebilecek, ifadesiz ve “yüz”süz bir yüzü hedeflemesinin sonucudur. Akıllardan silinmeyecek oyunculuğu “Mefisto” kimliğiyle sahnede onu yıldızlaştırır. Oysa o sıradan ve basit biridir ve “eğer insanlığın kusursuz bir örneği olmaya ulaşmak istiyorsa yüce gönüllülüğün gizli alçaklığınının sırlarını” bilmek adına kendini kötülüğe teslim etmelidir. Bu zaten insanoğlunun büyük çelişkisidir:  Bilgiye, mükemmeliğe ve ebediliğe olan arzusunun aslında içindeki şeytani duygularla işbirliği içinde olduğu… Mefisto’nun deyişiyle bunu hazmetmek kolay değildir. Yüzyılların bilmecesidir.

Höfgen’in çelişkisi, sahnedeki Mefisto kimliğiyle belirginleşir. Sahnede tam bir insanüstü, ilahi bir kimlik olurken aslında korkak ve ebediliğe tutkulu sıradan bir insandır. Kimliği Mefisto ile özdeşleştirilir. Nazi komutanı içinse o hiç kimsedir, sadece oynadığı roldür,  Mefisto’dur. Çelişki ise, aslında ruhunu teslim etmiş bir insanın asla Mefisto olamayacağı, sadece görünüş itibariyle aynı gücü paylaşıyormuş gibi yaşayan, ama aslında insan olarak iktidarın kuklasından ibaret olacağıdır.

Szabo’nun başyapıtı Mephisto, karakterlerinden, tarihsel politik zaman ve ortamına kadar yargılamadan tüm derinliğiyle tartışma yaratan bir öyküleme çalışmasıdır. Yönetmen Höfgen karakterini yargılamaz, onun çelişkilerini her insanda, özellikle sanat yapan insanlarda ortaya çıkacak açmazlar olarak sunar. Nazi dönemi Almanyası’nda yaşayan insanların seçeneklerini yan öykülerle örerken, Höfgen’in seçimini tartışır. Höfgen bütün bunlardan azade olmaya çalışırken kendiyle hesaplaşır ama o teslim etmiş olduğu ruhundan geriye dönemeyecektir. Yeteneği tartışılmazdır, her türlü karakteri oynayabilir. “Özgür” bir ruhdur artık. Ama hakim ideolojinin yanında yeralmadığı sürece onun sanatçı özgürlüğü de sözkonusu değildir. Yeni ruhu sahne ışıkları adına, bunu bile sineye çekmeye hazırdır. Başlangıçta hiçbir kurumla anlaşma imzalamak istemeyen bireysel bağımsız bir “insan-üstü güç”, başarı ve mükemmellik arzusudur onun özgürlüğünü sınırlayan. Ama gerçek onun bireysel özgürlüğünün üzerindedir, istediği oyunu ve karakteri seçemeyecektir artık. Çünkü özgürlük başkalarını da içermediği sürece özgürlük olamaz, çünkü yaşanmaz. Filmdeki siyah ve kadın olan Alman’ın sorduğu gibi, “Özgürlüğe onu yaşamak için mi yoksa başarılı olmak ve sevilmek için mi ihtiyacımız var?”

Höfgen, film boyunca birçok sahnede yapay sahne ışıklarının parlaklığıyla ışıklandırılır.  Ruhu, verdiğinin karşılığını alıyordur. Ve onun sonu tam da istediği ışığın altında iktidar tarafından sağlanır. Bomboş bir alanda tekbaşına  kireç ışığı anlamına da gelen bembeyaz bir kör edicilikteki sahne ışıkları ile ilginin odak noktasıdır. Kaçışı yoktur, rahatsız edicidir ve bakışını olanaksızlaştıran kör edici ışık, bir kuklayı hareket ettiren iplere dönüşür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close