Close
Mefisto / Anayurt Oteli

Mefisto / Anayurt Oteli

MEFİSTO/

Mephisto

 

 

Yönetmen: Istvân Szabö / Senaryo: Peter Dobai, Istvân Szabo (Klaus Mann’ın romanından) / Görüntü Yönetmeni: Lajos Koltai Müzik: Zdenkö Tamâssy / Oyuncular: Klaus Maria Brandauer, Krystyna Janda, lldikö Bânsâgi / Yapım: 1981, Batı Almanya-Macaristan-Avusturya /Süre: 144 dk. / Tür: Dram

Başarı, alkış ve bir sanatçının yaşadığı çağ ve tarihsel anlarda alacağı toplumsal ve politik duruşun kimliği arasındaki çok bilinmeyenli denklem nasıl kurulur? “Mefisto”, yüzyıllardır süren bu bilmeceyi her boyutuyla tartışmaya açan bir film olarak karşımıza çıkar. Goethe’nin ünlü eseri “Faust”taki bu insanlık açmazı Macar yönetmen Istvan Szabö’nun elinde tüketemeyecek bir sinema yapıtına dönüşür. 1981’de en iyi yabancı film Oscar’ını ve aynı yıl Lannes’da en iyi senaryo ödülünü alan “Mefisto”, Klaus Maria Brandauer’in unutulmaz performansı ve görüntü yönetmeni Lajos Koltai’nin tüm filmin alt yapışım oluşturan görüntüleriyle de değer kaza nan bir yapıttır. Filmin ana eksenini, bir aktörün sanatıyla oluşturacağı kimlik ve bununla elde edeceği ‘bağımsız’ iktidar arzusu oluştururken, dönem yolarak Weimar sonu, Nazi partisi’nin yükselişinin seçilmesi, sanatın iktidarca ilişkisindeki tartışmalara ebedi bir zemin yaratır. Böylesine kritik bir dünya tarihi zemininde sanatçının kimlik sorunu, tarafı, sanatın ne işe yaradığı sanatçının özgürlüğünün sınırları ve sınırsızlıkları gibi sorular hayati bir şe kilde öne çıkar. “Mefisto”, görsel estetiği, karakterin arzusu ve filmin sonu a hazırlayan öyküleme biçimiyle Szabö’nun sinema sanatının bütüncüllü ü kanıtladığı bir örneğidir. Klasik bir anlatım biçimini, zaman zaman karakterin kameraya bakan monologlarım karşısındaki karaktere günah çı atfan diyalog anlarına dönüştürerek izleyiciyi de düşünmeye çağırır.

Aktör; asıl adı Heinz olmasına rağmen Hendrik Höfgen’i benimser ve diğerini tamamen tarihe gömer. Başlangıçta tiyatroda kendi arasında sıradan bir konuşma konusu olan Almanya’daki dönemin politik gelişmeleri Nazi Particin iktidara gelişiyle herkesi kaçırtılmaz bir şekilde bir tarafa ve tavra zorlar. Bu, filmin öyküsünde ve karakterlerinde bir çözülmenin ve giderek ilişirin ve soruların da çapraşıklaştığı bir gelişmenin başlangıcıdır. Zamana bir nisanla ebediliğe sahip sanat arasında nasıl bir ilişki kurulabilir Wanatçılık gücüne ne ve kim adına sahip olunabilir? Ve bunların hepsi çağdan ne kadar bağımsız yanıtlanabilir? Höfgen’in sanatın tek başına  kendisinin bir taraf olduğunu düşünmesi bir yanıt olabilir ama film bunu , aktörün kişisel hırslarım, tiyatroya sığınarak sakladığı kendisini ve çevresini de inandırdığı bir yanılsama olarak ortaya koyar. Bu Mefisto’yla yapılan bir anlaşmadır. Höfgen’in açmazı, sanatının mükemmelliği için iktidarla yaptığı anlaşmama, aynı iktidara sanat karşısında geçiciliğini kanıtlayacağına inanmasıdır. Szabö’nun kurgusu, hiçbir kimliğin, yaşadığı sosyo-politik ortam içinde tarihsel olarak saf bir yalıtılmışlıkta kalamayacağının, eninde sonunda iktidarla beraber oynanan aynı oyunun içinde hapsolunacağının politik bir ifadesini sergiler.

Höfgen gerçeği görmek istemez ya da kör olmayı tercih eder. Onu var eden ruhunu oluşturan ortam, arkadaşlar, ona inananlar tek tek uzaklaşırken o kimliksizleşen kişiliğinin oyuncu kimliğiyle özgürleştiğini zanneder. Parti üzerine yemin bile etmiştir ama o sadece dudaklarım kıpırdattığım düşünecek kadar ruhunu yitirmiştir. Mükemmel biri olarak ebedileşmek tutkusu en başından siyahi kadın arkadaşının saptadığı gibi kendine ait bir ‘yüz’ü silerek her ‘yüz’e girebilecek, ifadesiz ve ‘yüz’süz bir yüzü hedeflemesinin sonucudur. Höfgen’in çelişkisi, sahnedeki Mefisto kimliğiyle belirginleşir. Sahnede tam bir insanüstü, ilahi bir kimlik olurken aslında korkak ve ebediliğe tutkulu sıradan bir insandır. Nazi komutam içinse o hiçkimsedir, sadece oynadığı roldür, Mefisto’dur. Çelişki ise, aslında ruhunu teslim etmiş bir insanın asla Mefisto olamayacağı, insan olarak iktidarın kuklasından ibaret olacağıdır. Szabö’nun başyapıtı “Mefisto”, karakterlerinden, tarihsel politik zaman ve ortamına kadar yargılamadan tüm derinliğiyle tartışma yaratan bir öyküleme çalışmasıdır. Yönetmen, karakterini yargılamaz, onun çelişkilerini her insanda, özellikle sanat yapan insanlarda ortaya çıkacak açmazlar olarak sunar. Nazi dönemi Almanyası’nda yaşayan insanların seçeneklerini yan öykülerle örerken, Höfgen’in seçimini tartışır. Höfgen bütün bunlardan azade olmaya çakşırken kendiyle hesaplaşır ama o teslim etmiş olduğu ruhundan geriye dönemeyecektir. Yeteneği tartışılmazdır, her türlü karakteri oynayabilir. ‘Özgür’ bir ruhtur artık. Ama hakim ideolojinin yanında yer almadığı sürece onun sanatçı özgürlüğü de söz konusu değildir. Başlangıçta hiçbir kurumla anlaşma imzalamak istemeyen bireysel bağımsız bir ‘insan-üstü güç’, başarı ve mükemmellik arzusudur onun özgürlüğünü sınırlayan. Ama gerçek, onun bireysel özgürlüğünün üzerindedir, istediği oyunu ve karakteri seçemeyecektir artık. Çünkü özgürlük başkalarım da içermediği sürece özgürlük olamaz, çünkü yaşanmaz. Filmdeki siyah ve kadın olan Alman’ın sorduğu gibi, ‘Özgürlüğe onu yaşamak için mi yoksa başardı olmak ve sevilmek için mi ihtiyacımız var?’

Höfgen, film boyunca birçok sahnede yapay sahne ışıklarının parlaklığıyla ışıklandırılır. Ruhu, verdiğinin karşılığını alıyordun Ve onun sonu tam da istediği ışığın altında iktidar tarafından sağlanır. Bomboş bir alanda tek başına kireç ışığı anlamına da gelen bembeyaz bir kör edicilikteki sahne ışıkları ile ilginin odak noktasıdır. Kaçışı yoktur, rahatsız edicidir ve bakışım olanaksızlaştıran kör edici ışık, bir kuklayı hareket ettiren iplere dönüşür.

 

ANAYURT OTELİ

Yönetmen: Ömer Kavur / Senaryo: Ömer Kavur (Yusuf Atılgan’ın romanından) / Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz / Müzik: Atilla Özdemiroğlu / Oyuncular: Macit Koper, Şahika Tekand, Orhan Çağman, Osman Alyanak, Serra Yılmaz, Kemal inci, Ülkü Ülker Yapım: 1987 / Süre: 101 dk. / Tür: Dram-Gerilim

Film Zebercet’in hikayesine onun anlatımıyla başlar: “Adım Zebercet. Zebercet. 28 Kasım 195O’de doğdum. 7 aylık. Annem 44 yaşındaymış o zaman babamdan büyük. 4 kez düşük yapmış bana kadar.” Zebercet, 1960’da sünnet olduğu yaz annesinin öldüğünü, okulu orta ikiden terk ettiğini ve askerden 1971 ’de terhis olduğunu belirttikten sonra ekler: “Babam birkaç yıl önce öldü. Oteli ben yönetiyorum. 80’den beri.” 1923’te otele dönüştürülen bu eski konak ve bulunduğu kasaba Zebercet’in öyküsünü de çizen en önemli mekânlar olacaktır. Kavur, karakterinin öznel anlatımıyla filme başlarken, hem izleyiciyle Zebercet’in öyküsü arasına bir mesafe koyar hem de vurgulanan bu tarihlere dikkat çekmiş olur.

Zebercet’in konakla otel arası bu mekâna sıkışmışlığı filmin birinci bölümünü oluşturur. Zebercet nerdeyse hiç dışarı çıkmaz. Otele günübirliğine gelip gidenler dışardaki bir hayatın ritmini içeri taşır. Bir hafta gibi en uzun kalan yaşlı müşterisi ve otel hizmetçisi geçmişleriyle gelecekleri arasında bir yerlerde asılı kalmış bir zaman diliminde yaşarlar. Serra Yılmaz’ın başarıyla canlandırdığı hizmetçi, dayısının öldüğü gerçeğini ve bu otele saplandığını kabul etmez orada takılı kalmıştır. Film boyunca dayısından haber olup olmadığım sorar. Zaman zaman da Zebercet için cinsel bir bedendir ve sanki hiç yaşamıyormuş gibidir. Yaşlı müşteri de kendini soran olup olmadığıyla ilgilidir ve hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Zebercet’in onlardan bir farkı yoktur. Ne dışarısı ne de içerisi kendi mekânıdır. Bu mekanla kimliğini ilişkilendirebileceği, iğreti duran birkaç resim ve beşik dışında hiçbir bağ yoktur. Donup kalmış anlara sıkışmış, kendi mekanında yaşamayan bu kimliğin zamanla olan ilişkisi de parçalanmıştır. Kendini bu mekâna ait hissettiren tek am otele bir günlüğüne gelen bir kadın ve ardında bıraktıklarıdır. Zebercet, adeta durmuş olan kendi kişisel zamanım yeniden yaşamaya başlar. Ona uzak geçmişi ve bu mekan, kadının geleceği umudu ve beklentisiyle anlam kazanır gibi olur. Ama Zebercet bu mekânı terk edemeyeceği için umutsuzluğu daha da artar. Kendisini suçlu hisseder. Kendi imgesine bile yabancıdır. Hayal ettiği Hitler bıyığı aslında kurtulmak istediği, vücuduna yapışmış bir simgedir. Suçluluk ve umutsuzluk duygularıyla, kopuk kopuk yaşanan zamanlarla anlamsızlaşmış bu mekândan, bu geçici kimliklerin mekânından kurtulmaya çalışır Zebercet. Filmin ikinci bölümünü oluşturan arka plansa yaşadığı kasabadır. Zebercet bir çeşit geriye dönüşü yaşamak, hatırlamaya çalışmak ve boşlukları doldurmak zorundadır. Kendine yeni bir kimlik mekânı yaratmaya çalışan Zebercet, bu yolculuk sırasında parçaların sandığından da kopuk olduğunu keşfeder. İnsanlar her an bir eylem içindedir: Tutuklamalar, kasaba megafonlarında anons edilen diğer hayatlar ve olaylar, horoz dövüşleri, mezarlıklar, cinayetler…

Zebercet başkalarının öyküsünü yaşamaya başlamıştır sanki, ama ne zaman, ne mekân, ne de yüzlerin arkasındaki öyküler birbiriyle örtüşmez. İnsanlar sanki tarihsiz bir mekân içinde dolaşmaktadır. Filmin bu soyutluğu izleyiciyi de farklı sorular sormaya, çoklu anlamlar üretmeye iter.

Zebercet’in belirttiği tarihler aynı zamanda Türkiye tarihinin kırılma noktalarıdır. Çözülmeden kalmış bu noktalar, bireyin yaşadığı mekanı, zamanı ve onunla şekillenecek kimlikle bağlarını da güçsüzleştirmiştir. Aynı isimde hiç kimseye rastlamamış olan Zebercet sanki hiç yokmuş gibi var olmuştur. Filmin sonunda soranlara adının Ahmet, yaşadığı yerin de bir konak olduğunu söyler. Bu aslında dokunulabilen, hissedilebilen ve yaşayan bir kimliği edinme ve yeniden başlamaya olan bir arzudur.

Ama zaman akmıştır. 196O’ta ölen annesine benzeyen o kadın gelmeyecektir, o zaman tekrar yaşanamayacaktır ve Zebercet 1980’den beri işlettiği bu otelde çıkışsızlıkla intihar edecektir. Bu andan sonra duvar saati çalışmaya, su musluktan damlamaya başlar.

Ömer Kavur’un “Anayurt Oteli” filminde devamlılığı sağlayan ana eksen, mekân olarak karşımıza çıkar. Karakterinin mekânla arasındaki bağı onun iç dünyasının bir boyutudur. Zamansa filmin öykülemesi içinde episodik olarak, günlere bölünmüş bir şekilde yer alır. Unutulmayacak performansıyla Macit Koper’in çizdiği Zebercet adlı bir karakterin birkaç haftasıdır bu ve klasik bir anlatımın ötesine geçen bir öykülemedir; tarihi bir bekleyişin doruktaki son birkaç haftası. Her günün bir yüzü, bir durumu vardır. Attığı adımlar Zebercet için bir nedensellik taşımaz. Filmdeki kişileri birbirine bağlayan ya oteldir ya da kasabanın çeşitli mekanları. Bazen Zebercet seyirci için bir aracıdır mekânlara ve kişilere götüren. Karakterin mekanına yabancılaşmışlığı ve olayların nedensizlikle yan yana gelişi izleyiciyi de ölme yabancılaştırır. Bu nedensel bağın yokluğu izleyicinin hem kişileri ve yüzleri algılamasına hem de estetik olarak mekânın karardık atmosferine ve ömür boyunca otelin kapısından içeri patlayan gün ışığına dikkatini çeker. Dışarısının kör eden aydınlığı ve içerisinin kasvetli ışığı Zebercet’in bu mekâna hapsolmuşluğunu güçlü bir kontrastla vurgular. Öyle ki konak intiharla son bulan bir hayat hikayesinin, bir tarihin mekanı olur.

Filmin sonunda konağın/otelin her bir noktasını dolaşarak kat kat aşağı inen kamera, dışarısının patlayan ışığıyla izleyiciyi de bu mekânda, Zebercet’in kaderiyle baş başa bırakır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close