Close
Anneler ve Oğulları

Anneler ve Oğulları

Türkiye’de sinema 90’ların ikinci yarısından itibaren ciddi bir ivme kazanmış durumda ve üzerinde düşünülecek bir sinema malzemesiyle karşı karşıyayız. Elbette zaman ilerledikçe dönemin kendi resmini de daha uzaktan net görebileceğiz. Ama şimdilik geçmişle yeni karşılaşmalar, yeni bir tür geri dönüş, ve buna bağlı olarak yeni kasaba imgeleri, aileye, sosyal geçmişe, çevreye yeniden, şimdiden ve gelecekten bakışın temalar arasında olduğunu söyleyebiliriz. Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta’sı ve devam eden filmi Süt de bunların arasında yeralıyor. Anlatımda kolay kalıpların ve olay örgülerinin aşılmaya çalışıldığı, yeni estetik buluşların sergilendiği, anlatımın Türkiye topraklarına dayanarak farklı kültürlerin de ilişki kurabileceği duygulara açıldığını söyleyebiliriz.

Varlığım Cannes Film Festivali’ndeki ödülleriyle dünyaya tanıtmış ve kabul görmüş Nuri Bilge Ceylan sinemasında bu yıl kendine dolaysız bir göndermede bulunmadığı filmiyle karşılaşıyoruz, Üç Maymun. Deyim yerindeyse yönetmen kendi dünyasından çıkıp, ilk kez dışardan baktığı bir senaryoyla bize ulaşıyor.

Batı’da, bireyin merkeze alındığı “özgür” yaşama saygı boyutundan sapmış, iletişimsizliğe varmış bu tema insanın kendine ve çevresine yabancılaşmasını anlatan ve bir varoluş sorunu haline gelen dönemin, aile kurumunda yansımaları ve hesaplaşmaya dönüşmesi Üç Maymun’da da karşımıza çıkıyor. Tüm ithal mallar, marka zincirleri gibi Türkiye’ye de paranın iktidarını aynı sınır tanımaz vahşilikle yerleşmiş olduğunu derinden hissettiriyor film.

“Para”, filmin öykü zincirini oluşturan bir halka olarak moral değerlerin döngüsel bozuluşunu basit bir indirgemeyle karşımıza çıkarıyor. Bu tekrarlanan halkanın çerçevelediği görüntü zenginliği ve özeni, filmin anlatımını yükselten ve dolayısıyla diğer bazı yan okumaları gölgeleyen de bir işlev ediniyor. Her ne kadar klasik ekonomik sınıfların tanımları karmaşıklaşmış olsa da, üst orta sınıf, alt orta sınıf ve sınıfsız (lümpen) kaybolmuşlar arasında yaşanan bu üçgende neler oluyor? Herkes maymun oluyor. Bir milletvekili, bir şoför ve ailesi ve yersiz yurtsuz geleceksiz bir genç. Üçlü köşeleri çeşitli şekilde kurabilirsiniz. Büyük üçgen ne?

Üç Maymun bizi anlatmış. Ama hangi bizi? Yoksul çoğunluğun içine düştüğü açmazla varsıl azınlığın baskın ahlakı mı? Bu genellemenin içinde öykü kurgusunu yaratan katmanlar kimler? Patron ve ezik şoförü mü? Siyasetçi ve halk mı? Anne, baba ve çocuktan oluşan aile mi? Hepsini kapsayacak dramatik çatışkı, üst başlık ne? Kelebek etkisi mi? Bu kelebek kimin siyasetinde kanat çırpıyor. Kazanamayan iş adamının mı, kazanan kim? Bu soyutluğun içinden belli bir somutlamaya indirmek isteyen, anlamlandırmaya çalışan izleyici “para” diye cevap verebilir ve kendinin de içinde olduğu, aynada yansıyan bir resme bakar. Paranın kimliksizliği, kimliksizleştirmesi, herkesin beden olarak alınıp satılması, yani metalaşma… Peki yönetmen nerde? Nerden durup bakıyor? Bunları söylemesini sağlayan temel dayanak ne? Basit bir bakışla, düz okuma bize ne söyleyebilir.

Karanlık bir ağaç (doğa) tüneline giriyoruz ama insanı görmüyoruz, orada insanı öldürüyoruz. Elimizdeki güç “para” ve toplumsal bir cezadan, herkesi bağlayan hukuki toplumsal düzenlemeden kurtulmamızı sağlayan bir altımızdakinin ihtiyacından, (yoksulluğundan) faydalanıyoruz. Kapitalizm. Bunu yapan kaybetmiş bir milletvekili ile temsil ettiği iki erkek baba ve oğul arasında, ki çalışanı olmuş, bir ilişki. Oğul anneye de babaya da kızgın, geleceksiz bir gelecek. Öldürmesi gerekeni öldürüyor. Sistemin başını, (seçilememiş) milletkevilini… Düşünüyorlar şimdi ne yapacaklar bu ilişki nasıl tamir olacak? Anne, baba ve oğul arasında bir hesaplaşma… Babanın bir kere “satın” alınmış olması, başkalarını satın alma olasılığını da açıyor. Oğlunu kurtarma adına…

Peki “anne”, kadın ne yapıyor?

Yine düz bir okumayla, tutkularının esiri oluyor! İçindeki canavarı çıkarıyor. Sanki yıllarca saklamış ve kocası içerdeyken fırsatını bulmuş. Hala ahlaksız bir adamın peşinden koşuyor, üstelik onları yıkıma, dağılmaya uğratan bir adam. Ne yazık ki bu tutkunun dayanaklarını da göremiyoruz. Adamın parası mı, cinsellik mi? Öyküyü bir kenara bırakıp kadının konumlandırıldığı sahneleri hatırlarsak, ya da evin oğlu ve babasının sahneleriyle karşılaştırırsak daha da netleşebilir. Kadın adamın ufacıcık bir imasıyla ilişkisine başlıyor.  Buna da oğlunun öznel algısından, sadece seslerle bir tek sahnede şahit oluyoruz. Kocası hapisten çıktan sonra karısıyla sevişmek istiyor ama kadın değişmiş, teşhir ediyor artık. Üstelik de nasıl bir duygu taşıdığı belli olmadan, bir yandan üzülüyor, bir yandan gülüyor, diğer yandan davetkarca davranıyor. Karısının intihar etmesini dilediği ilk sahnede adam o kadar çaresizki karanlığa sığınıyor, sonra kadının oğluyla oturduğunu gördüğümüz zaman, adam adına seviniyoruz. Hatta adamın acısına sempati duyuyoruz. Bu sahne, gerçekte yeniden tekrarlanıyor. Bu kez kadının adama bakışlarında bir acımasızlık bir hüzün gidip geliyor. Hatta bazı yerlerde kadın acımasızca gülümsüyor. Tüm yaşanan trajedinin odak noktası kadının yaptıkları haline geliyor. Belki de küçük çocucuğunun ölümünden de o suçlu. Çünkü bir tek anne olarak o, çocucuğunun hayalini görmüyor. Filmin vicdanı olarak karşımıza çıkan bir kayıbın hüznünü, boşluğunu baba da büyük abisi de duyumsuyor ama bir tek kadında göremiyoruz.

Çevremizde birçok insanla tartıştığımız konular arasında “ahlak” sorununun başta geldiğini gözlemlememek mümkün değil. Özellikle son 20 yılda birçoğumuzu girdabına çeken ahlaki bozulmayı derinden hissediyoruz. Ama neden anlatımların merkezine kadınlar yerleşiyor ve ilk etapta da evdeki kadınlar.

İdeoloji dediğimiz şey kendiliğindenmiş gibi görülen ve doğal kabul ettiğimiz bir yolla işler ve kendini yeniden üretir. Cümleyi kurma biçimimiz zaten onun içinde yeralır.

Bir konu üzerine düşüncelerimiz, konumlarımız ve çözümlemelerimizde içkindir. Bazen kadınlar da aynı ataerkil ideolojinin içinden bakabilirler. Çünkü hakim olanın nesnesi olmaktan başka alan ve konum açacak bir sistemin içinde değillerdir. Bazen karşı durmak, farklı bir ses çıkarmak sosyal bir yargı sisteminin kurbanı olmaya kadar dayanabilir.

Üç Maymun, Türkiye sinemasına kattığı özgün estetik biçimi ve aksamayan ritmiyle izleyiciyi filme kilitlerken öykünün döngüsü içindeki kadın karakteri en büyük sorunlardan biri olarak rahatsız ediyor. Soyutlama zor bir iş…”Para” kapitalist ekonomide bir “değer” olarak kültürel ve toplumsal ilişkilere sinmiş hayatımızı kaplayan hatta yöneten bir olgu. Bozulmanın kendisi ortada ama dayandığı mantığı görmezsek “alternatifsiz” herkesin düşeceği bir girdaba dönüşebilir. İzleyici Üç Maymun’da bunu görebilir mi? Evet bunu hissedebilir ama sorumlusunun kim ve ne olduğu sorulan karşısında net bir cevap bulmakta zorlanır. Zemin kaygan… “Para”nm kendisi neyin soyutlaması… Soyutlamanın somut bir zemine ihtiyacı var, aksi taktirde “yanlış insanları seçiyoruz, hepsi yiyiyor kardeşim bizi düşünen yok, beni ancak ben kurtarır” düşünce sisteminde kah kah veririz. Alternatifsizliğin genel bir inanca dönüştüğü günümüzde, gördüklerimizi bile ifade ederken kuşku duyup, alternetifsizliği yaymaya devam edebiliriz.

Türkiye’de sanat yapma ve sanatçı kimliği meselelerini sinema üzerinden yeniden tartışmanın tam zamanı sanırım. Çünkü artık Türkiyeli filmlere herkes gidiyor. Bazdan eğlenceli, daha popular filmleri seçerken, bazıları da sinema sanatına yaklaştığını düşündüğü değerli yönetmenlerin filmlerini seçiyor. Dolayısıyla yalnız değiliz. Film sayıca az olsa da kitlelere hitap ediyor ve yaptığımız her şeyden bir anlam üretiliyor. Tarihin her aşamasında yapılmış, yapılagelen sanat ve sanatçı tartışması, tarihin devinimi içinde sürekli yapılmaya devam edilmesi gereken, sanatçının somut hayatla ilişkisini, algılarım, temsil dillerini gözden geçirmemizi sağlayan bir olanak açıyor. Elbette bir yapıt çeşitli şekillerde okunabilir ama bu okumaların ipuçlarını, tekil örneklerini seçen ve kuran sanatçının kendisidir ve yaşamla olan bağının niteliği üzerine de düşünmemizi sağlar. İyi olana umutlarımız daha çok kilitlenir, beklentimiz yükselir.

Nuri Bilge Ceylan yaşadığı dünyaya, zaman zaman kendine de uzaktan bakan bir sinema kurmuş ve bu bakışı da mesafeli, soğuk ve hatta bir anlamda “duygusal” hiçbir ilişki kurmayan bir estetikle aktarıyor.

“Temsil”, sanatın içinden çekip çıkaramayacağımız bir ilişki. Her şeyden önce sanat zihinsel bir süreçten geçmesi ve zamansal farkı dolayısıyla kendi gerçekliğini kurduğu için, çıplak gerçekle arasında her zaman bir mesafe taşır. Sinema, bunun kayıt teknolojisinden dolayı en belirgin olduğu formdur. Örneğin performans sanatında sanatçının kendi bedeniyle anlatımını sunması, temsil edilenle arasındaki mesafeyi en aza indirir.  Sinema söz konusu olduğunda, sanatçının seçtiği konuyla düşünsel ve kültürel olarak yakınlığı ve sanat eserinde ortaya çıkış biçimi “temsil” ilişkisinde temel alınabilir.

Demek istediğimi, bu bağlamda iki ayrı ucu örneklediğini düşündüğüm başka bir filmle karşılaştırarak açıklamayı deneyeceğim. Özcan Alper’in ilk filmi Sonbahar.

Sonbahar 90 sonrası Türkiye’de yaşanan sürecin Üç Maymun’ da izlediğimiz bilinen ve karamsar tablosuna karşı durmaya çalışan, aynı yıllarda farklı deneyimler yaşayan ama görünmeyen bir süreci görünür kılıyor. Aynı Türkiye, farklı duruşlar, iki farklı varoluş biçimi. Diğer bir duruş farklılığı ise anne-oğul ilişkisinde karşımıza çıkıyor. Bir başka karşılaştırma ise yönetmenlerin konularına ve karakterlerine ilişkisinin, yaşadıkları, gördükleri, deneyimledikleri bir dünyanın “temsil” çerçevesinde yapıtlarına yansıyışı, dünyaya ekledikleri anlamlandırmaların sorumluluğunu duyumsamaları. Sanatçının yaptığı sanatla arasındaki nedenselliği kuran hayati ilişkinin kendisi, şimdilik Türkiye’de genel olarak bu iki duruşun örnekleri olarak ele alınabilir.

Sonbahar, 1996’da başlayan F tipi ceza evlerine karşı protestoların, açlık grevlerinin 2000’de polis kuvvetlerinin acımsız bir saldırıyla cezaevlerine yaptığı operasyonu öykünün temeline yerleştiriyor. Bir yerde toplumsal direniş, duyulmuş, göz yumulmayan, söylenen (üç maymun değil) bir karşı duruş ve bunun içinde kendi bedenine kadar somutlanmasına rağmen bu mücadeleyi sürdüren bir birey. Bu bir dramatik karşıtlık değil. Bireyin toplumla ilişkisindeki diyalektik. Yusuf’un bedeninde varolan, F tipi cezaevinde yalıtılamayan, ufkunun ve hayallerinin içinde yeralan diğerleri de…

Film, birkaç aylık ömrü kaldığı için bırakılan Yusuf’un memleketi Artvin’de geçireceği son günlerini anlatır. Ölümüne kadar bir mücadelenin içinde olduğunun farkında yaşatmaya devam eder Yusuf: Dünyanın dağılmış topraklarından sadece basitçe hayatta kalmak için umutla gelmiş, belki de onun için açık bir hapishane olan bu mekanda tanıştığı Rus kızı, yeniden sesini çıkaracağı tulumu, ve annesinin umutları…

Yusuf, elveda diyeceği bu doğaya bedenini teslim etmeden önce her bir noktasını iyice içine çeker. Ona güç veren de bu doğadır. Yıllarca bedenini hapseden cezaevine inat sonuna kadar bedenini bu doğaya teslim eder. Adeta onunla konuşur. Annesinin onun için duyduğu gelecek kaygılarını, nasıl hesap sormadan bağrına bastığını ve babası gibi kendinin de onu geride acıyla bırakacağını bilir. Rusya’dan buraya gelen Eka’nın kızıyla ilişkisini onun tüm tarihiyle derinden hisseder. Bu değerlerin farkında kendinden çok çevresindekilerin üzüntülerini görmeye devam eder, kalıp direnemediği için. Son nefesine kadar.

Özcan Alper Sonbahar’da izleyiciye bir yerlerde hala umudu yaşatan insanlar olduğunu hatırlatır. Devletin baslasıyla, doğanın cömertliğini, bedenin toplumsal olanla doğanın içindeki ilişkisini, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide “ömrün değeri”ni çizer.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close